Ana sayfa Azim Kararlılık ve Sabır Azim Kararlılık ve Sabır – sabır nedir ?

Azim Kararlılık ve Sabır – sabır nedir ?

21
0

Sabır Nedir?

Sabır, çoğu kimsenin zannettiği gibi bir eylemsizlik, tepkisizlik, edilgenlik yahut acizlik hali değildir. Bir direniştir, kararlılıktır, dik durma çabasıdır, sürekli bir mücahededir. Yiğitliği gerektirir. Maruz kalınan türlü zorluklara, şeytanın, dünyanın, nefsin yönlendirmelerine karşı dinin; dinin muhayyer bıraktığı durumlarda ise akl-ı selimin ölçülerini korumak için gösterilen gayrettir sabır. Bu gayret, karşılaşılan zorluğun niteliğine göre bazen kararlılık ve sebat, bazen tahammül yahut katlanma, bazen de sakınma veya kendini dizginleme şeklinde olur. Aynı sebepledir ki kaynaklarımızda sabır, “itaat ve ibadete sabır”, “musibete sabır”, “masiyete sabır” diye üç başlık altında anlatılır. Fakat bütün sabır çeşitlerinde ortak zemin, “şartlar ne olursa olsun, dinin ölçülerinde ısrar ve kulluk edebini muhafaza”dır.

Kalbî bir eylem olan sabır, birtakım davranışlar halinde dışa vurulur ve bazen zahire yansıyan bu davranışlarla da tarif edilir. Feryat ve şikayetten kaçınmak, paniğe kapılmamak, tedirginlikten, acelecilikten, hırçınlık ve huysuzluktan uzak olmak, ümit ve cesaretini kaybetmemek, yumuşaklık ile, teenni ile sükûnetini korumak, istikametini bozmamak sabrın tezahürlerindendir.

Bu davranışlar insanın iradesi dışında bir mecburiyetin, gönülsüz bir direnişin, sabırlı görünme çabasının eseri de olabilir. Buna “zoraki sabır” anlamına “tasabbur” denir. Sabra alıştırması sebebiyle reddedilmemekle birlikte, asıl sabır “sabr-ı cemil”, yani “güzel sabır” denilen gönüllü sabırdır. Sabr-ı cemil, kalbî bir tasdik ve itminanın eseri olduğundan sahibine huzursuzluk vermez.

Sabr-ı cemil

Güzel sabırda mümin için sayısız hayırlar vardır. O hayırlardan bir kısmı Kur’an-ı Kerim’de zikredilir. Mesela sabır “felaha ermenin şartı”dır (Âl-i İmran, 200). “Mağfiret, rahmet ve hidayet”e vesiledir (Bakara, 157). Sabredenlere “hesapsız mükafat” vaat edilmiştir (Zümer, 10). Ve Bakara suresinin 153. ayetinde buyurulduğu gibi “Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.” Öyle olduğu içindir ki sabır, Cenab-ı Hakk’ın yardımını celp eder. Zaferler ancak O’nun yardımıyla kazanılabildiği için de “Sabrın sonu zaferdir.” yahut “Sabrın sonu selamettir.” denilmiştir.

Güzel sabır, müminin olgunluğuna da işarettir. Onu bu dünyada da aziz eyler. Sabırsızlık bir çeşit çocukluktur çünkü. Nitekim çoğu insan, çocukken elinden alınan basit bir oyuncaktan dolayı ağlayıp sızlayarak kıyametler kopardığını hatırlar da bunu çocukluğuna verip güler. Artık büyüyüp olgunlaştığını düşünmektedir. Fakat kendisi farkında olmasa dahi hâlâ oyuncağı elinden alındığında ağlayıp sızlamayı sürdürmektedir. Böylelerine “çocukluk” yaptığını fark ettirmeyen şey, elinden alınanların “oyuncak” olmadığına inanmasıdır. Büyümüşlerdir ama dünya hayatının “bir oyun ve eğlence” olduğunu, sonunda ahirete uyanacağımız bir rüya gördüklerini anlayamamışlardır.

İbadet ve taatte sabır

Allah’a kulluk etmekle, bu kulluğun ve bize verilen nimetlere şükrün gereği olarak birtakım ibadetleri, belirli vazifeleri yapmakla mükellefiz. Taat ve ibadetteki süreklilik ile bunların erkânına riayet sabır gerektirir. Halbuki nefsin tabiatında Allah’a kulluğumuzu unutturan benlik vardır, ibadetler karşısında tembelliği ve rahatlığı tercih vardır. Mesela insanı ya namazdan uzaklaştırır ya da namazı aceleyle, zorlanarak, adeta bir engeli bir an evvel “aradan çıkarmak” duygusuyla kıldırır.Nefs, hazza odaklıdır; açlığa ve susuzluğa, kalbi haz veren kötülüklerden koruyup oruç tutmaya yanaşmaz. Nefsin tabiatında cimrilik vardır; zekât vermemek, tasadduk etmemek, hacca gitmemek, cihattan kaçmak için bin türlü bahane üretir. Farz olan ilimleri öğrenmek ve öğrendikleriyle amel etmek, rızkını çalışarak helalinden aramak işine gelmez.

İşte nefsin taat ve ibadetimizi engelleyen bu tasallutu karşısında sabır şarttır. Bunun için ibadetlerde niyetin sahih olmasına, gösterişten uzak durmaya, usul ve erkânına harfiyen riayete, acele etmemeye özen gösterilmeli, bu hususlarda ısrarcı olunmalıdır. İbadetleri edadan sonra da yapılan ameli boşa çıkaracak davranışlardan, mesela bu vesileyle kendini beğenmekten, övünmekten, yalan söylemekten, haksızlıktan… uzak durulmalıdır.

Özellikle dinin emrettiklerini yapmak için gösterilecek sabırdaki samimiyet ve ısrar, bir müddet sonra Allah’ın yardımıyla o sabrı külfet olmaktan çıkarıp zevke dönüştürerek kolaylaştıracaktır. İbadetlerde sabır, sabrı kazanmanın, alışkanlık haline getirmenin en pratik yöntemidir aynı zamanda.

Ancak sabredip hayır kazanacağım diye bir kimsenin kendi bedenine zarar verecek yahut aile fertlerinin meşru haklarını ihlal edecek derecede yemeyi, içmeyi bırakmasına, nafile ibadetleri çoğaltmasına cevaz yoktur.

Musibetlere sabır

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de bizleri “biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğini” (Bakara, 155) haber veriyor. Bu ilahî kanun her an her yerde, afetler, kazalar, ölümler, hastalıklar, işlerin bozulması gibi musibetlerle hükmünü yürütüyor. Böyle durumlarda bağırıp çağırarak şikayetten, kendimizi kaybedecek kadar sarsılmaktan, ümitsizlikten kaçınmamız, sabr-ı cemil ile dayanmamız isteniyor bizden. Musibetler karşısındaki güzel sabır, vurgunun hissedildiği ilk andaki sabırdır. Daha sonra zaten çaresizlikle ve alışmak suretiyle sergilediğimiz sükûnet hali övülen bir sabır değildir.

Musibetler karşısındaki sabr-ı cemilin belirtisi, kişinin ilk andan itibaren edep ve ciddiyetini muhafaza etmesi, halini diğer insanlara şikayet konusu yapmamasıdır. Özellikle yakınlarımızın ölümünden dolayı kalbimizin mahzun olması, sessizce gözyaşı dökmemiz şikayet veya sabırsızlık sayılmaz. Bağırıp çağırarak ağlamak, dövünmek, birilerini suçlamak, uğradığı musibet sebebiyle her zaman yaptığı meşru işi veya her zamanki kıyafetini giymeyi terk etmek şikayet sayılmıştır. Böyle davranışlar müslümanın vakarını zedelediği gibi, yaşanılan acıyı daha da artırır. Üstelik kişiyi ilahî takdire itiraza veya isyana sevk ederek daha kötü ve daha büyük bir musibete yol açma ihtimalini barındırır. Bu tehlikelerden korunmamız için musibetle karşılaşılan ilk anda ayaktaysak oturmamız, oturuyorsak uzanmamız, yaptığımız işi değiştirmemiz, mümkünse bir nebze uyumamız, abdest almamız veya namaza durmamız tavsiye edilmişse de sabr-ı cemil ile mukabelenin şartı, yaşananların hikmetini anlayabilecek bir kalbe sahip olmaktır, denilmiştir.

Musibetlerdeki hikmetlerden biri, birçok hadis-i şerifte belirtildiği gibi, bunların günahlarımıza kefaret sayılmasıdır. İkincisi, bizim şer bildiğimizde hayır olabileceği ihtimalidir. Üçüncüsü de “Bir musibet bin nasihatten evlâdır” sözüyle anlatıldığı gibi sıkıntı ve mahrumiyetlerin bize ahireti, dünyanın faniliğini, cehennem azabını hatırlatmasıdır.

Masiyete düşmemek için sabır

Nefsin hevasına, dünyanın cazibesine, şeytanın hilelerine kanmadan, günaha ve haramlara yönelmemek için kişinin kendine hakim olması, sabrın en faziletlisidir. Sürekli bir mücahedeyi gerektirmesi, karşı tarafın çok güçlü olması sebebiyle de sabrın en zorudur. Rasul-i Ekrem s.a.v.’in “büyük cihat” diye nitelediği, büyüklerin “takva” saydığı ahlâkî bir tutumdur bu. Her türlü şehveti dizginlemek, öfkeyi yutabilmek, kötülüğe iyilikle mukabele etmek, bağışlamayı sevmek, cahil kimselerin kabalığını hoş görmek, kibir ve övülme yerine tevazuyu seçmek, tokgözlü ve kanaatkâr olmak, istikametini bozmamak bu sabırla mümkündür. Günahlara ve haramlara tahammülün, sonunda gelecek azaba tahammülden daha kolay olduğunu akledenlerin, her dem Allah’ı ve ahireti hatırlayanların harcıdır.

Masiyete düşmemek için sabır, en çok bolluk ve afiyet halinde lazımdır insana. Çünkü aç bir kimsenin yanında yiyecek varken gösterdiği iradî sabır, yanında yiyecek yokken gösterdiği mecburî sabırdan daha zordur. Varlık, rahatlık, konfor, insanı kolaylıkla sefahate sürükleyebildiği içindir ki, varlıkla imtihanın yoklukla imtihandan şiddetli olduğu söylenmiştir. Allah’tan isterken mal mülk, mevki makam değil, “hayırlısı” istenmelidir bu yüzden.

Kur’an-ı Kerim’de mallarımıza, çocuklarımıza ve zevcelerimize, Allah’ın zikrinden alıkoyacak şekilde düşkün olmaktan sakınmamız, biraz da bu çerçevede emredilmiştir. Bu ayetlerin (Münafikun, 9) ve (Teğabun, 4)’te olduğu gibi müminlere hitaben gelmesi ise hepimizi düşündürmelidir.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here